31 Aralık 2011 Cumartesi

Kashmir

bu şarkının nesi beni böyle sarıyor bilemiyorum da ilk dinlediğim andan beri bağımlılık yaptı. ilk dinlediğim anı da hatırlıyorum. sene 93, okulun bahçesindeyim. boş ders mi ders mi kırdım orası mualla. arkadaşımın biri kendi dersine giderken bana walkman'ini vermişti. içinde de physical graffiti albümü. allam nasıl ya diye diye dinlemiştim şarkıyı. sonra bi daha başa, sonra bir daha başa alıp tekrar tekrar dinlemiştim. sonra 94'te unledded albümünde bir daha heyecan fırtınası olmuştu. hatta galiba yine 93'te annemlerle kışın erciyes'e giderken otobüste dinlemek için bi tane 90 dakikalık kashmir kaseti yapmıştım kendime başa alma derdi olmasın diye. pil bitmesin diye kalemle kaset sarma filan. haha ne komikti o be. neyse bu şarkıyla saplantılı ilişkim hala sürüyor. üniversite 2. sınıfta da birlikte şarkı söylediğim, gitarlarını da burçinin çaldığı grupla da ısrarlarım üzerine (çok da ısrar etmeme gerek kalmamıştı gerçi) 97 taşkışla bahar festivalinde çıktığımızda kashmir'i söylemiştim (bi de friends'i ve portishead'in glorybox'unu söylemiştim) ayrıca iyi de söylemiştim. iyi performanslı konser anılarım azdır mesela. ilerleyen günlerde light my fire ile anlatacağım fiyasko filan, öf çok kötüdür. ama o gün bi hal geldi bana acayip güzel söylemiştim. kashmir'i söylerken dinleyici gurubunun arasında bulunan hoş arkadaşları da kesme fırsatım oldu. hatta yıllar sonra biri bana tam okuldan çıkmak üzerelerken kashmir'i duyup geri döndüklerini ve inanamadıklarını söylemişti. yaaa. şarkı söyleyesim var çok fena da nerde.
ay bu arada o okulun bahçesinde ilk dinlediğim günün üstünden 19, taşkışlada söylediğimin üstünden de 15 sene geçmiş imdat.

30 Aralık 2011 Cuma

Tuxedo Junction

erskine hawkins, bill johnson ve julian dash imzalı bir parça "tuxedo junction" oriijinal tarihini bulamadım ama linkteki glenn miller orkestrası yorumu 1939'dan. şarkı alabama birmigham'de bir jazz-blues klübünden alıyor ismini, tuxedo park'ın karşısındaki kavşağa tuxedo junction deniyor imiş. ben ilk manhattan transfer'den dinlemiştim. daha doğrusu 93-94 gibi lisede müzik grubuyla biraz caz denememiz olmuştu. orda söylemiştim. söylemeye çalışmıştım. söylemesi de çok eğlenceli bir şarkı bup bap bup bap.

29 Aralık 2011 Perşembe

Domates Çorbası

bu tarifi de bana çiğdem hoca anlatmış idi. şöyle gelişiyor. bir kaşık terayğında çevirdiğimiz bir kaşık unun akabinde marketten aldığımız bir şişe domates suyunu tencüreye döküyoruz. içine de bir paket kremayı boca ediyoruz. bunu biraz sulandırıp karıştıraaa karıştıra pişiriyoruz. tuz karabiber elbette. bir de sulandırırken kullandığımız su tavuk veya et suyu olursa tabi dadından yinmiyor. nedense kaşar peynirini sadece bu çorbayla eşleştiriyoruz ama bence tarhana çorbasına filan da güzel oluyor. tabi ben bunları dukan diyetim yüzünden yiyemiyorum. yani krema yerine yağsız süt filan kullanmam gerekir herhalde. o da yani nasıl olur bilmiyorum ki. tarhana zaten yassah. allam çok açım.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Notting Hill

hala bile seyredip de keyif alabildiğim bir film bu. hiç bişi yok genel toplamda. ama sevimli işte. her genç erkeğin rüyası, film artizi kadın filan. zarif bi film galiba ondan. dört nikah bir cenaze'nin tadı var. netekim senaristleri aynı kişiymiş. filmle ilgili ilginç bilgiler var imdb'de mesela, william'ın doğumgününde anna film başına kaç para kazanıyorsun sorusuna 15 milyon dolar diyor. bu misal julia roberts'ın notting hill filmi için aldığı paraymış. o mevsimlerin geçtiği aint no sunshine when she's gone şarkısının çaldığı hugh grantin de yürüdüğü sahne tek çekim. onu film vizyondayken duymuştuk zaten. bir de en son sahnede hugh grant'in elinde okumakta olduğu kitap kaptan corelli'nin mandolini imiş. filmin yönetmeninin bundan sonra yapmayı planladığı film yani. ama sonradan roger mitchell öyle hastalanmış öyle hastalanmış ki filmi başka biri yönetmiş.
filmin beni en çok etkileyen ve eğlendiren karakteri spike tabii ki.
iğrençliği ve salaklığı aynı bünyede eritmiş bi adamı çok güzel canlandırıyor rhys ifans. ismi de pek tuhaf. özellikle "there's something wrong with this yoghurt" benim de kolaylıkla yapabileceğim bi salaklığı simgelediğinden ötürü beni çok etkiledi hehe. bu abiyi de harry potter filminin sonuncusunda xenophilius lovegood olarak görüyoruz. luna'nın babası yani.

ayrıca filmde anna ve william'ın gece bir avluya atlayıp da gezdikleri sahnede oturdukları bank ve de üzerinde yazan "for june who loved this garden, from jonathan who always sat beside her" ibaresi de her gördüğümde ya da aklıma geldiğinde içimi bi fena yapmaktadır. bilgilerinize sunarım.

27 Aralık 2011 Salı

Manifold Clock

israilli iki ürün tasarımcısının tasarımı bu manifold clock. eğlenceli bir saat. linki de şu: http://www.kickstarter.com/projects/manifoldclock/manifold-clock-telling-time-in-3d
abilerin paraya ihtiyacı varmış üretim, paketleme süreçlerini geliştirebilmek için. onu da burdan topluyorlar. iyi valla.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Top Gun

heee bu filmi, ya da tom cruise'un bu halini her gördüğümde yüzüme kocaman bir gülümseme yayılıyor ne yalan söyleyeyim. ben 10 yaşında bi velet iken, anadolu liseleri sınavı için kursa gider iken şişli'deki kent sinemalarında oynamıştı bu film. servisle her önünden geçişte bu abi nasıl bişi ya diye baktığımı hatırlıyorum. filmi çok sonraları seyrettim. ama bugüne kadar genel toplamda 20yi bulmuş olabilir seyredişim. tabii bir amerikan şapşallığı hakim tüm filmde. vefakar ve cefakar amerikan askerleri filan. o öldü ama kalbimizde yaşıyor klişeleri bilmemne. peeh.
ama yine de nedir işte barda tom'un ablaya yazış sahnesi ve "you've lost that loving feeling"i söyleyişi, efendim sevgili arkadaşların sahilde voleybol oynama sahneleri filan ergen bir kız için görsel şölen elbette. bu arada filmin ortalarına doğru şey olan - ha neyse spoiler yapmayayım tabi - bu maverick'in arkadaşı goose mu nedir onu uzunca bir süre e.r. dizisinde seyrettiğimizi de belirtmem gerek. bir de gerizekalı amerikalıların (yani çok saydırdım ama öyleler gerçekten) mig 28 adı altında boyanmış f-5 uçaklar kullandıklarını filmde söylemeden geçemiycem. soğuk savaşın orta yerinde amerikan ve rus uçaklarının it dalaşını filme konu yaparsan olacağı bu tabi salaklar.
ayrıca 86da -ki burada 29 yaşında abla- bu halde olan kadın
2011'de yani 54 yaşında işte bu hale gelmiş. bişi demek istemiyorum ama hüzün veriyo işte heyhat.
abla kız arkadaşıyla evlenmiş bu arada geçenlerde. bu da dip not. 

25 Aralık 2011 Pazar

oogmerk

oogmerk bir gözlük markası ve gözlüğe dair şahane bir reklam tasarımı yapmışlar. hem bakarken eğlendim hem de gözlüğümle gurur duydum yeminlen.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Elitis


çok français bir duvar kağıdı markası bu. ama duvar kağıdı duvar kağıtlığından çıkmış basbaya bir tasarım elemanı olarak karşımızda. eskiden duvar kağıdı deyince ya korkunç 70'ler desenli duvar kağıtları gelirdi aklıma bizim evde de şunun gibi bişi vardı:
ya da bazı evlerde görürdüm, annemin teyzesinin evinde vardı. salonun bi duvarı orman manzaralıydı. bi de karanlık bi salondu böyle kasvet kasvet. dana gibi de bi geyik vardı resimde korkardım. mesela aşağıdaki gibi, gerçi bu günümüz örneği ama yeterince kötü bence
ama yani gene en başa dönecek olursak. elitis'inki dokusuyla rengiyle hoş bir kıvam yakalayabildiğini söyleyebilirim. aferin elitis.

ilgililer içün link: http://www.elitis.fr/en/collection_mural_alliances_367.htm

23 Aralık 2011 Cuma

Raul Midón


Prematüre doğmuş bu abi new mexico'da. ikiz kardeşiyle birlikte kuvözde göz koruması olmadan yattıkları için ikisi de kör olmuşlar. ama körler okulu ve santa fe akademisinden sonra miami üniversitesine gitmiş. ara ara yine mezzo'da konserlerini görüyorum. ama başarılı bi abi. ilk dinlediğimde hali tavırları bana stevie wonder'ı hatırlatmıştı zaten. demek ki körlük beraberinde belli mimikleri de getiriyor şarkı söylerken. gitarı telli çalgı mı yoksa perküsyon olarak mı kullanıyor tam ayırdedemedim. ama her naapıyorsa çok iyi yapıyor.
bi dönem shakira, julio iglesias ve jose feliciano ile de çalışmış. sonra solo kariyeri için new york'lu olmuş.
raul midon-state of mind

albümleri de şu şekil

gracias a la vida 1999
blind to reality 2001
raul midon live ep 2003
state of mind 2005
a world within a world 2007
synthesis 2009

22 Aralık 2011 Perşembe

Barbatuques


grupo de percussão corporal brasileiro
bunlar da yine mezzo'dan festival jazz sous les pommiers festivalinden keşfettiğim bir grup. brezilyalılar. grubun her üyesi aynı zamanda workshoplarda filan öğretmenlik de yapıyormuş. vücut perküsyonistleri. nedir yani, vücudu bir müzik enstümanı gibi kullanıp pata küte bir müzik yapıyorlar. konserde hep birlikte olduğu gibi solo parçalar da yaptılar. bir yerde de seyirciyi alkışlatıp ritm tutturdular. bir vücut orkestrası asılnda. bunun enn baba adamı bobby mcferrin elbette. ama bunların bir araya gelip tam bir orkestra gibi "çalmaları" görülmeye değer.

Barbatuques-Baiana

21 Aralık 2011 Çarşamba

Guess Who's Coming to Dinner

ahanda yeni kategori açtım :) emin değildim açıp açmamakta ama bence filmler de benim çok vaktimi alan bi zamazingo olmasından mütevellit haşırt diye bir başlık edinebilir kendine kanaatindeyim.
ilk film geçenlerdeki uykusuz bir gecemin renklenmesine sebep olan guess who's coming to dinner. film 67 tarihli. döneminde çokça konuşulmuş ve de zenci-beyaz ilişkilerine filan barnah basan bir eser. başrollerinde spencer tracy, katharine hepburn, sidney poitier ve de hepburn'un yeğeni katharine houghton var. film, bi akşam evine "ben evleniyorum, ahanda bu adamla" diye bir zenci kişisi getiren kız, kızın ailesi, çocuk, çocuğun ailesi ve garuşuk duyguları konu alıyor. o yıllar bu cilt rengi mevzusunun özellikle amerikada problematiklik hususunda tavan yaptığı dönem, hatta 68'de de meksikadaki olimpiyatlarda şu olaypatlak veriyor
neyse filme dönelim. genel olarak günümüz şartlarına göre durgun bi film elbette, odadan odaya geçiliyo, konuş allah konuş ama yine de sarıyor açıkçası. kızlarına nasıl tepki vereceğini bilemeyen beyaz bir aile ve oğullarına nasıl tepki vereceğini bilemeyen zenci bir aile. bi de tabi zenci-beyaz ilişkisinin arkasına saklanmış bi "15 günde nasıl evlenmeye karar verirsin lan" problematiği var. filmin sonunda spencer tracy tarihi bir konuşma yapıyor. filmin vizyona girmesinden sonraki yaz amerikada zenci-beyaz evliliğinin yasak olduğu  17 eyaletten virgina serbest bırakıyor hatta.
filmin bir dramatik yönü de spencer tracy'nin son filmi olması. filmin çekimleri bittikten 15 gün sonra ölüyor. hepburn de filmi hiç seyretmiyor.
oscar'a bir sürü dalda aday olmuş, sadece en iyi senaryoyu almış ve en iyi kadın oyuncu ödülünü hepburn'e getirmiş.
güzel film güzel, seyredilir.

20 Aralık 2011 Salı

David Krakauer

david krakauer amerikalı bir klarnet sanatçısı. özellikle klezmer müziği ve funk çalışmalarıyla tanınıyor. ben ilk mezzo tv'de dinledim. çok eğlendim. eğlenenleri de gördüm daha da eğlendim. bana gaaayet balkan müziği tadı bıraktı. klarnet de çok etkili tabi bıraktığı tadda. neyse sonra irdeledim araştırdım - araştırma görevlisiyim ya - netekim yapmakta olduğu klezmer isimli müzik türü de ibraniceden gelmekte imiş. doğu avrupalı aşkenazi musevilerinin müziği imiş. bu kadar tanıdık gelmesi çok doğal elbette. kendisiyle ilgili araştırmalarım sürmekle birlikte o akşam izlediğim konserde herkesi coşturan müzik için link işte burada david krakauer-sirba
bir diğeri içinse david krakauer-b-flat
yalnız benim bu mezzoyu dinleye dinleye canım çok fena festivallere neyin gitmeyi çekiyor ha. burçin duydun mu...

19 Aralık 2011 Pazartesi

Adele

bu tontini ablanın çok güçlü bir sesi var. bir kaç kere dinlemişliğim vardı tv'de filan ama asıl bu yaz müjdem doladı dilime. iki albümü varmış birinin adı 19 diğerinin 21. albümleri çıkardığı yaşını temsilen. bu küçük yaşta çok işler başaran hıyarlara kıl oluyorum ha. hep yapmayı hayal edip bi türlü yapamadığım işler listem gözümün önüne geliyor. bir de eşşek yaşım.
neyse, tontini ablanın 21 albümünde yalnız yine de öyle fazla dinleyecek bi şarkı bulamadığımı da belirtmek isterim. bi rolling in the deep bi de rumor has it dikkate değer. burçinin teorisine göre rolling in the deep'i bu kadar başarılı yapan şey arkada vokallerin adele'e 3lü veya 5li gibi eşlik etmeyip başka bi melodi söylemeleri imiş. alttaki melodiyi çıkarınca parça cücük gibi kalıyor gerçekten de. sonradan mizikle ilgili bir kitapta da bulduk bu teoriyi, orada da örnek olarak beatles'ın help'ini vermiş. gerçekten arkadan paul'ün sesini çıkarıp john'u tek başına bırakınca help de başyapıt özelliğini kaybediyor. bu daaaa çok sesliliğin adamı nasıl etkilediğinin ispatı benim nazarımda.

18 Aralık 2011 Pazar

Rulo Köfte

çok kolay bu. köfteyi yapıyoruz normal normal. bi kilo kıymadan. noormal köfte şöyle bişi; bi kilo kıymaya bi yumurta kırıyoruz içinse iki büyük soğan 5-6 diş sarımsak rendeliyoruz. yarım demet soğan doğruyoruz ince cinsinden. biraz su koyuyoruz. bi de yarım bayat ekmek içi ufalıyoruz. ben üşengeç bi kişi olduğum için yarım paket galeta unu gazlıyorum. tuz karabiber. yoğuruyoruz. bunun rulo köfte olabilmesi için de rulo yapıyoruz elbette hahhahaa. bir parmak kalınlığında açıyoruz köfteyi hamur gibin. içine garnitür koyuyoruz., iri haşlanmış havuç parçaları da olabilir, bazı zevksizlik abideleri için haşlanmış yumurta da konabilir. haşlanmış ıspanak da olur. iç pilav bile olur. sonra bunu yuvarlıyoruz birleşme yerini altta bırakıcak şekilde fırın kabına koyuyoruz. biraz tereyağı bırakıyoruz üstüne. bi de yumurta beyazı sürün diyorlar heralde dağılmasın diye sıva niyetine. fırında 30-35 dakika pişiroyurz. kurumasın diye de arada açıp etrafa sızan sulardan üzerine döküyoruz. sonra da dilim dilim kesiyoruz.
hmm şimdi öğrendim. bu köfte harcını normal yapmıyormuşuz içine üç yumurta filan koyuyormuşuz, zira yumurta harç görevi görüp elemanın sıkı kalmasını sağlıyormuş.
bi de bunu yufkaya sarıp üstüne yumurta sarısı çörekotu filan koyanlar var da aman ne lüzumsuz kardeşim ya.

17 Aralık 2011 Cumartesi

All Along The Watchtower

ben bu şarkıyla ilk 91 senesinde tanıştım. 15 yaşında bir cüceyken cüce boyumdan beklenmeyecek sesimle okulun müzik grubuna katıldığımda önüme çıkardıkları ilk şarkılardan biri buydu. diğerini de bi ara yazayım. ay asıl öbürünü yazayım. dur neyse...
şarkının sözleirni hiiiç anlamadım ne yalan söyliyim. bob dylan bu şarkıyı 66 senesinde geçirdiği motosiklet kazasının ardından evde geçirdiği dönemde yazmış. o dönemde bi de aile babası olduğu için bunalmış mı nedir aartık kendini incil okumaya vermiş. şarkıda bahsi geçen çeşitli imajlar da yine incilin içindenmiş ama incili de bilmediğim için şimdi zırvalamayayım. benim anladığım bi joker bi de thief var. joker bunalmış gidiyim lan ben diyo, içimi kemirdi bunlar diye birilerini sayıyo.
şarkıyı bob dylan kaydettikten 6 ay sonra da jimi hendrix yorumlayıp bir numeroya çıkmış listelerde. hangi yorum daha iyi kararsızım. bob dylan'a karşı karışık hisler içindeyim zira. böyle bi mıv mıv diye şarkı söylemiyo mu tilt oluyorum bazen. ama desire albümünü de çok severim misal.
neyse şarkıyı yorumlayan diğer abilerden bir kaçı ise şöyle; lenny kravitz, pearl jam, the dave matthews band, U2, eric clapton, the grateful dead, neil young, pearl jam.
bu arada aklınızda olsun fizy'de filan mesela "led zeppelin cover" diye aratınca led zeppelin şarkılarını coverlayan arkadaşlar düşüyor ekrana. çok eğlenceli bir yolculuk olabilir. 200!di sanırım bi tane audiogalaxy mi ne bi site vardı bi de napster'ı kapattırmamıştı daha jamesla lars. o dönemde çeşit çeşit coverlar indirmiştim. hehe şimdi aklıma geldi, jeff buckley'in olimpia konserinde bir kashmir coverı vardır.  33lük plağı 45lik modunda dinlerdim der hatta şarkının başında. ahanda linki: jeff buckley-kashmir . bu link bu başlığın altına hiç olmadı ama olsun...

16 Aralık 2011 Cuma

Emzirme Yastıgı


çok başarılı bişi bu emzirme yastığı. otururken kucağında tutup emzirdiğin zaman beli kopuyo insanın. her zaman da yatarak emzirilemiyor eleman. o yüzden oturur pozisyonda en iyi desteği sağlıyor bu yastık. beline takıp üstüne de çocuğu yerleştiriyorsun. anında görüntü. özgürle bizim ilk 5-6 ayımız bu yastıkla bütünleşik geçti. bu yastık sayesinde emzirirken çocuğun üstünde yemek bile yiyebildim. veya kustuğunda bütün kusmuk yastığın üstünde kaldı. şahane yani.
ilk kim bulmuş naapmış bilmiyorum ama gördüğüm en iyi emzirme yastığı viscomed'in viscobaby yastığı. o viskoelastik dolgu zamazingosu zaten çok güzel.

bi de böyle bebeği kucağında emzirirken ya da yedirirkken, ya da bi yere bıraktığında destek için kullanabiliyorsun. kendine en uygun pozisyonu ayarlayabiliyorsun. bunu işbir satıyo. çok pahalı yalnız. o bi kere alıp nesilden nesile aktarmalı. misal bize begümle ferideden geldi.

owww bu arada bu emzirme zamazingosunun öküzcan modeli de varmış.

15 Aralık 2011 Perşembe

Lebkuchen

Almanların klasik noel zamazingosu lebkuchen, yumuşak tarçınlı meyveli bir kurabiye aslında. internette türkçe tarifler de var ama ben klasik lebkuchen tarifi buldum onu anlatcam. ve de önümüdeki günlerde denemek niyetindeyim.
tarifte der ki: dört yumurtayı bir bardak şeker ve bir paket şekeli vanilinle karıştırınız. bööle iyice köpük gibin olana kadar. öbür tarafta da 200 gr öğütülmüş badem, 50 gr portakal kabuğu şekerlemesi (ufaltılmış) ve 74 gr limon kabuğu şekerlemesi (ki bunları hacıbekirde bulabiliyoruz) soracığıma yarım limon kabuğu rendesi 250 gr un, bir çay kaşığı kabartma tozu, bir çay kaşşığı tarçın, bıçağın ucuyla karanfil yenibahar ve kakule yi iyice karıştırıyoruz. sonra köpük gibi olan yumurtaları da karıştırıyoruz veee bir fırın kağııdnın üzerine ufak ufak istediğimiz şekli vererek 175-200 derecelik fırında 15-20 dakika pişiriyoruz. hadi bakalım. bunu yapınca sonuçları da eklerim.

13 Aralık 2011 Salı

Cherokee

"platin saçlı karıların altında, grand cherokee..." üstelik de ne kadar çoklar. bazen o popolarından büyük arabayı kafalarına geçirmek istiyorum.

yavuz çetin'i çok geç keşfettim ben. uzun süre yavuz kurt'la karıştırdım ve "ben sevmem berbat müzik" filan diye de atıp tuttum hakkında. oysaki abinin müziği şahaneymiş. yzaık olmuş psikolojik problemlerle yitip gitmiş.
çok fazla albümü olmamakla birlikte olanlar öyyyle bir altyapının ürünü ki inanılır gibi değil. ilk bağlama çalmayı öğrenmiş, gitarı onun üstüne eklemiş. özellikle satılık albümü bence türkiyede eşi benzeri olmayan bir müzikaliteye* sahip. zamanında tanıyamayıp canlı dinleyemediğime çok üzülüyorum. o dönemde evimin dibindeki shaft'ta çıkıyormuş üstelik. bir küçücük ihtimal var, o da 94'de ankara manhattan'da dinleyip yıllarca dilimden düşüremediğim kerim çaplı performansı. belki o sırada yavuz çetin de onunla çıkıyordu bilemiyorum. ama yani batu mutlugil'in üst kat komşusu ve yavuz çetin'e "yavuz abi" diyen hıyar arkadaşım da beni hiç uyarmamış kendisine gıcık olduğumu buradan tekrardan duyurmak istiyorum.

*müzikalite müzik ve kalite sözcüklerinin birleşmesi sonucunda OLUŞMAMIŞTIR. bkz:tdk.gov.tr

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ora Lattea

Ya bu dezeen watch store harika bi yer. yemin ediyorum gidip o saatlerin tamamını alasım var. yalan söyledim bazıları çok çirkin ama bu nedir yaa....
bu sade anlatımlara hastayım zaten. özellikle mesela reklam sektöründe o çağrışımlı panolar filan haaaah bi kayıt konusu daha buldum geliyor şimdi....
bu ora lattea samanyolu demekmiş, saatin akrep ve yelkovanını oluşturan noktalar--->gezegen sistemi---->gökyüzü zamazingoları çağrışımı ile oluşmuş herhal. genç italyan tasarımcı denis guidone imzalı...

11 Aralık 2011 Pazar

Uyku Kardesim


sabah gözümü ilk açtığımda aklımdan ilk geçen cümle oldu bu "uyku kardeşim ver elini, usul usul, damla damla, beraber eriyelim". ilk ahmet dayım dinletmişti bana bu şarkıyı, daha doğrusu yana yana albümünü... dayım yok oldu gitti hayatımdan, ama güzel çocukluk anılarım kaldı elimde...
"marksistten daha öte komünist" fikret kızılok'un şarkısı bu uyku kardeşim. ses tonu ile beni hep etkilemiştir. şimdi okudukça bir sürü hissedip de bilmediğim şeyi anlama fırsatım oldu. mesela üzerindeki aşık veysel etkisi. 70lerde kendi kültürünü keşfeden müzisyenlerden biri fikret kızılok. öncesinde rock'n roll çalmış. hatta aralarında bizim harun batırbaygil hocanın da olduğu "fikret kızılok ve üç veliaht" diye bir grubu da varmış. sonra uzun yıllar aşık veysel'le birlikte çalışmış, daha doğrusu pişmiş diyeyim.
zaman zaman albümü 80'lere gelindiğinde çıkmış. en popüler albümü de bu sanırım. bir de bu kalp seni unutur mu var tabi. orijinali sibel sezal'ın albümünde, geçenlerde gökçe paylaşmış kasetinin fotoğrafını. ben o albüm çıktığı dönemde sibel sezal'la aynı okuldaydım. sesine hayran olduğum ablalardan biriydi. o dönemde özkan samioğlu ile okulda bir minik konser de vermişti hatta. fikret kızılok bu parçayı daha sonra kendi albümünde üzerine kayıt yaparak kullanmış. sertab erener'in kumsalda şarkısı da onunmuş, ben yeni öğrendim.
 müzik dünyasına küskünlüğü de çok anlaşılır elbette. her zaman dile getirdiğim, entellektüel olmayan kitleye artık sadece görsel olarak hitap edilmesi ve doğru düzgün müziğin iyi pazarlanamazsa yitip gittiği tüketim anlayışına kıl olup zört diye de müziği bırakmış bi adam...
en sevdiğim şarkılarınan biri de "why high one why". şarkının geri vokallerinde ferhan şensoy hınal uluç da varmış. "baklavayla viskileri içersin, assoliste çelenk ikram edersin, bu can sana gurbaaaan olsun...."

10 Aralık 2011 Cumartesi

Sonntag


bu çok komik bir şarkı. avusturyalı bir grubun şarkısı. senelerden 82. eurovision. ben de 6 yaşındayım. almanya'da büyük bir heyecanla eurovision'u seyrediyoruz. türkiyeyi neco temsil ediyor hani ile. eurovision'u da almanya kazanıyor. ein bisschen frieden ile. ben de o zaman videomuz yok, teybi dayıyıorum televizoyona ve bütün yarışmayı kaydediyorum sonradan dinlemek için. en çok da bu şarkıyı seviyorum niyeyse, hoplamalı zıplamalı lay lay loy loy diye. youtubeda gezinirken buldum geçenlerde. salak gibi bi sevindim bi sevindim. şarkıda bi halt yok ama gene de çocukluğum, almanya filan heralde çağrıştı.
belki başka birilerine de bişiler çağrıştırır diyerek ahanda linki: mess-sonntag
o sene almanyadaki evimizde acayip milli duygularla heyecanla beklediğimiz neco içinse: neco-hani

9 Aralık 2011 Cuma

Celeste


ziiro'nun bir modeli saat. iki transparan disk birbiri üstünde hareket edip saat ve dakikayı gösteriyor. fikir güzel saat de fena değil, ama bu fikirle ohooo daha ne saatler yapılır. şaşırmışlar. ziiro'nun bir de aurora diye bir modeli var. olmamış olamamış.

8 Aralık 2011 Perşembe

Çerkez Tavugu

bu hani bi hafta önce filan bi yoğurt çorbası yapmıştık ya. işte o çorba için haşladığımız tavukları ve suyun birazını alıyoruz abiler. tavukları didikleyip içine dövülmüş sarımsak, bir ekmeğin içi ve dövülmüş cevizi karıştırıyoruz. şekildeki yumuş kıvamı alabilmesi için de tavuk suyundan katıyoruz. çerkez tavuğunun olayı da bu. aslında herşey birbirinin birşeyini karıştırarak yapılıyor.. mesela burçin'İn annesi de bol soğanlı bir tavuk yahni yaptığı zaman onun suyunu yoğurt çorbasına koyuyor. öylesi de çok güzel bence.

7 Aralık 2011 Çarşamba

House S


christ christ isminde bir mimar wiesbaden'de yapmış bu evi. biz bazen burçinle, özellikle filmlerde filan ulan bak şu ev yaşanası ev diye bazı evleri beğenirdik eskiden beri. bu da sanırım ortak noktada buluşacağımız evlerden biri. bunlar mesela what women want'da mel gibson'un evi, about a boy'da hugh grant'in evi, ghost'da hayaletli ciftin evi filan diye gidiyor. daha da var. neyse, bu wiesbaden'deki house s zemin katta çocuk odaları dana gibi bir salon ve mutfaktan, üst katta da kutu kutu odalardan oluşuyır. bahçedeki teras ve alan güzel olduğu kadar üst kat terası da şahane. üstelik abi bi de açık hava sineması yapmış, şöyle ki:

yeme de yanıında yat.