30 Kasım 2011 Çarşamba

Spatial Synergy and Supportiveness of Public Space

berlin teknik üniversitesinden dieter frick diye bi abi yazmış makaleyi, journal of urban design dergisinde vol.12, no. 2.
diyor ki mekansal sinerji insanların hareket ve davranışlarını destekleyen kentin, özellikle kamusal alanlarının fiziksel-mekansal organizasyon özellikleri ile ortaya çıkar. özellikle nesnelerin nesnelerle ilişkisini tanımlar. yani binalar yollar teknik altyapının birlikte çalışması ile ortaya çıkar. bunların kompozisyonu mekansal sinerjiyi ortaya çıkarır. bunlar açık alanları veya mekan parçalarını oluşturur. mekansal sinerji de bu mekan parçalarının düzeni, birbirleri ile bağlantıları ve bunların erişilebilirliği ile ölçülür diyor. Hillier'den bahsetmiş, onun depth maplerinden filan. madem çizebiliyoruz o zaman ölçebiliriz de demeye getirmiş.
sonra insanlar ve nesnelerin ilişkilerinin bu mekansal sinerjiye etkilerini incelemiş, çünkü demiş mekanın sosyal ve fiziksel boyutları gözrsel ve fiziksel algıyı oluşturur demiş, kevin lynch ve image of the city'ye bağlamış.
kamusal mekanın özellikleri, aktiviteler, fonksiyonellik, algılanabilirlik ve strüktürü başlıkları var. sonra insan aktiviteleri ve bunların fiziksel-mekansal özellikler ile ilişkilerine ait bir tablo var 10. sayfada. aferin çok güzel yapmış.
bunun devamı da var. ay durun yazıcam daha...

Move Over


son günlerde arabada gözdemiz bu şarkı.

özgürü de girişteki davulun ritmiyle yakaladı diye tahmin ediyorum. bi de janis joplin'in vokali ile gitar melodisi paralel gidiyor. bence güçlü de bir melodi varsa bu çok etkili bi numero.

şarkı janis joplin'in 1971 tarihli pearl albümünden. albümün açılış parçası hatta. "hadi yavrucuuum ikile" anlamına geliyor. burada da linki var: janis joplin - move over. albüm bitmeden hanım kızımız öldüğü için albümde vokali kaydedilememiş bir parça da var hatta.

Yogurt Çorbası


bizim evde cins cins insanlar yaşıyor. birisi onu sevmez birisi bunu sevmez. yayla çorbasını da sevmeyenler var. çorbada nane istemeyenler var.  o yüzden pirinçsiz nanesiz bi yoğurt çorbası pişiriyorum ben. böyle olunca da tatsız tuzsuz olmasın diye de illa ki tavuk suyu ya da et suyu lazım. özgür doğmadan önce her türlü bulyon tuzot filan evimizin baştacıydı. şimdi onlar da yok. doğalcı olduk en az haftada bir tavuk haşlıyorum.

çorbanın olayı şu, bolca ya da iki kaseden fazlaca diyeyim yoğurt koyuyorum tencereye. bi yumurta kırıyorum. un koyuyorum, bu çorbanın koyuluğu tercihime göre değişiyor. ama heralde yarım bardakla bi bardak arasında olabilir. yağ koyuyorum bi de. bu arada her şeyi göz kararı yapıyomuşum yazdıkça farkediyorum, annaneme benzemişim. neyse bunları bi güzel çırpıyorum. içine de haşlanmış tavuk veya et suyunu boca ediyorum. gene topak topak oluyor, blender geliyor olayı çözüyor. tuz tabi mühim. sonra tencereyi karıştıra karıştıra kaynatıyorum. bu kadar.

sonra nane isteyenlere kuru naneli istemeyene nanesiz veriyorum. aslında en süperi tereyağını içinde naneyle kızdırıp sonra da cosss diye çorbanın üstüne...

29 Kasım 2011 Salı

Concert For George


29 kasım 2002, bundan tam 9 yıl önce bugün royal albert hall'da george harrison'ın ölümünün birinci yılı anısına verilmiş konserdir. bugün de ölümünün 10. yılıymış, ben de şu an öğrendim. hislendiğimi söyleyemem. aslında yarının konusu bu ama tarih itibariyle dayanamadım...

konsere george harrison'un eşi dostu kim varsa gelmiş ve performans sergilemiş gibi duruyor. yapımcılığını olivia harrison yapmış, müzik direktörlüğünü de eric clapton. jeff lynne de bişi yapmış ama şimdi tam hatırlayamıyorum.

konser önce bi hint eserleriyle başlıyor. ravi shankar ve orkestrası, kızı anoushka shankar, bir ara jeff lynne çıkıp anoushka ile birlikte "the ınner light"ı söylüyor. sonra ravi shankar'ın bu konser için bestelediği "arpan" ismindeki bayıltıcı eseriyle devam ediyor.

sonra monty python çıkıyor sahneye ve önce sit on my face isimli güzide şarkıyı söylüyor, şarkıdan sonra seyirciyi selamlıyor, sonra da orkestrayı selamlamak için döndüğünde arkadaşların popolarıyla da tanışıyoruz. hoş bi sahne. ardından ekipten michael palin çıkığ günün anlam ve önemine dair bir konuşma yapıyor. özellikle geroge'un üstün özellikleri ve onun büyüklüğü karşısında bizim ne kadar küçük kaldığımız filan gibi zırvalayışı çok komik. ve ardından lumberjack song başlıyor. lumberjackler arasında süpriz olarak tom hanks de var :)


sonraaaa asıl konser başlıyor, geroge's band. duyan gelmiş durumu var sahnede biraz. özellikle son parçada sanırım sahnede aynı anda 30 kişi filan var. ekip şöyle:

joe brown
eric clapton
jools holland and sam brown
jeff lynne
paul mccartney
tom petty and the heartbreakers
billy preston
ringo starr

dave bronze: bass guitar
gary brooker: keyboards
jim capaldi: drums
ray cooper: percussion
dhani harrison: guitar
jim horn: tenor sax
jim keltner: drums
katie kissoon: backing vocals
albert lee: guitar
andy fairweather-low: guitar
marc mann: guitar
tessa niles: backing vocals
tom scott: alto sax
henry spinetti: drums
chris stainton: keyboards
klaus voormann: bass

the heartbreakers
ron blair: bass guitar
mike campbell: guitar
steve ferrone: drums
benmont tench: keyboards
scott thurston: guitar/harmonica

joe brown’s band
phil capaldi: drums
neil gauntlett: guitar
dave “rico” niles: bass

sahnedeki en değişik isim ise dhani harrison, george'un oğlu. o kadar da benziyor ki babasına, bi de tipini de azıcık oynamışlar heralde saç maç kıyafet. konserin sonunda aslında herkesin yaşlandığı ama sadece george'un genç kaldığı ile ilgili espriler de yapılıyor filan falan.

konserin ses kalitesi mi diyeyim, parçaların yeni düzenlemeleri mi diyeyim, inanılmaz bir düzeyde. eric abim konuşturmuş yeteneklerini. özgür bayılıyor konsere ve bazen orijinallerini dinlettiğimde - ki hemen hemen hepsi geroge'un besteleri - "anne bunu konserden dinleyelim" diyor. en sevdiklerimiz de while my guitar gently weeps ve give me love. hatta "give me love" özgür'ün baştan sona ezberlediği ilk şarkı olarak da tarihe geçti. bunu da burdan şeetmek isterim. yaaa yaaa...

The Terezin Memorial: its Development and its Visitors



the terezin memorial: its development and its visitors

terezin litomerice kentinin güneyinde prag'ın kuzeyinde küçük bir kent, çek cumhuriyetinde. prag turlarında filan da geziler düzenleniyor bildiğim kadarıyla. en önemli özelliği 1780'lerde inşa edilen kalesi, birinci dünya savaşı sırasında savaş esirleri için hapishane olarak kullanılmış, 41-42 yıllaında ise naziler tarafından bir toplama kampına dönüştürülmüş. 45'de sovyet ordusu tarafından ele geçirilmiş. terezin'deki bu toplama kampı 47'de bir anıta dönüştürülmüş çek cumhuriyeti tarafından. ana müze binası yani küçük kale denen binaya hapishane hücreleri de sergi mekanları olarak eklenmiş ve yahudi gettoları ve nazi baskısı ile iligli sergiler kurulmuş. daha sonraki yıllarda milli mezarlık, yahudi mezarlığı, krematoryumu ve rus mezarlığı da bu anıta katılmış, burada katledilen ve yakkılan 22000 yahudinin küllerinin atıldığı ohre nehir kıyıları da eklenmiş. 1960'larda da giriş kısmı yeniden düzenlenmiş.
neyse bu 60'ların bilinçsizliği, bi sürü milli bölgesel vs komitelerin görüşleri ve yönetim biçimindeki belirsizlikler, ısrailin kurulması, çekoslovakyanın politik durumu filan falan yahudiler ve soykırımla ilgili bilgi ve belgelerin sergilenmesini sunulmasını istenmeyen bir durum haline getirmiş. tarih olduğu gibi değil de mesela komünizme dahil olmayan direnişle ilgili referanslar hasır altı edilerek sunulmuş. sovyet işgali filan derken bir türlü müze olması gerektiği gibi düzenlenememiş. özellikle de yahudi gettosu içerisinde bir okulun getto müzesine çevirilme planları sürekli olarak yönetim tarafından engellenmiş, hatta bir dönem "güvenlik güçleri müzesi" yapmışlar binayı. yazar diyor ki yasaklayamıyorlardı böyle saçma sapan bi müze açtılar.
1989 sonrasında komünizmin de sona ermesiyle müzecilik vesaire gibi kavramların da artık yönetimin yadsıyamayacağı ortamların oluşmasıyla bu terezin anıtı için bir master plan yapma gerekliliği ortaya çıkmış 1992-2000 yılları arasında gerçekleştirmek üzere bir stratejik planlama yapılmış. ve bu plan 5 yıl gibi bir süre içersinde gerçekleştirilmiş. bunun içerisinde özellikle getto müzesinde yapılan terezin gettosunda edebiyat, terezin gettosunda müzik gibi sergiler ilgi görmüş. yani anladığım terezin gettosunda yaşamı getto müzesinde, soykırımı da küçük kalede gözler önüne sermişler. mezarlık, nehir kıyısı gibi mekanlarda da tarihi anlatmışlar.
makalenin sonunda da terezin anıtını gezen turistler arasında bir anket çalışması yapılmış, kimsiniz, nereleri gezdiniz en çok nereler etkiledi sizi vs. gibi başlıklar altında. gelen turistlerin %42sinin alman %15'inin çek olduğu çıkmış ortaya, özellikle ve bilinçli olarak burayı gezmeye geldikleri, en çok da bu hücrelerin yer aldığı küçük kaleden ve getto müzesinden etkilendikleri görülmüş. ama yapılan anket çalışması göstermiş ki aslında anıtın genelinde bir yönelendirme veya bir gezi rotası eksik. onunla ilgili yönetimden destek alamamış müze çalışanları ama yapılması gereken bir iş olduğunu söylüyor yazar. ayrıca yazarı hiç sevmedim. senli benli yazarları sevmem. blog değil ki bu canım. makale yazıyosun insaf.

Breathe

abi çok başarılı. bu konser de çok başarılı. geçenlerde bizim dvd'cide bulduk aldık ın the flesh konser dvd'sini.  özgür de bayıldı roger waters'a sürekli "racır"ı dinliyoruz.

parçanın orijinali pink floyd'un the dark saide of the moon albümünden. david gilmour ve richard wright müziğini yapmış, sözlerini de bizim "racır" yazmış. albümde "speak to me"ye bitişik gibi duruyor parça sonra da "time"ın dibinde de birazını buluyoruz konserde de aynen böyle yapmışlar, bunun arkasından time başlıyor timedan buna geçiyor filan bi böyle gidiyoruz geliyoruz filan çok başarılı. geçen gün bu konseri izlerken biraz da pink floyd araştırdım. syd barrett kayboldu gitti sanıyordum manic street preachers'ın solisti gibi niyeyse öylesini reva görmüşüm adamcağıza. meğersem 2006da pankreas kanserinden ölmüş. en dokunaklısı da şu oldu bilgilerin, abbey road'da wish you were here albümü kaydedilirken hatta shine on you crazy diamond kaydedilirken sanırım kaşlar da dahil bütün kıl tüy ne varsa traş olmuş ve acayip kilo almış vaziyette stüdyoya girmiş syd barrett ve demişki ben ne zaman kaydedeyim gitarları? 

dur yahu nerden geldik, breathe diyordum. bu arada andy fairweather low diye bi adam var konserde. concert for george'da da var. dikkat etmek lazım.

Begendili Kebap

yemekten başlamak en süperi, başlarken de en süperinden başlamak lazım diyerek beğendili kebapla başlayayım ooh mis. malzemeleri sayayım kendimce.
  • 5-6 patlıcan
  • bi litre süt
  • bi kısım un
  • tuz karabiber
  • yağsız kuşbaşı et 500 gr filan duruma göre. 8 kişi  filansak1 kiloyu alıyorum.
  • domates (ki bununla da ilgili şahane bi tarif gelecek ilerleyen günlerde)
  • soğan 
  • sarımsak
  • tereyağı maalesef
önce patlıcanları yıkayıp fırına atıyorum. 200 derecede nerden baksan 45 dakika közleniyor onlar. bi yandan da hiç bi zaman beceremediğim un kavurma işini yapıyoruz. bu bir kısım ölçüsü iyi olmadı ona bir bir su bardağı diyelim. burda ince bi nokta olabilir, unu kavurduktan sonra sütü de sıcak ilave etmek gerekebilir. am ben naaparsam yapayım topak topak oluyor o yüzden çok eski dostum el blendırını sokuyorum maalesef bu beşamel sosun içine. neyse bunlar koyulaştı ve kaynadığı an - ki bu arada tuz ve karabiber de koydum - altını kapatıyorum  bu arada bu debelenme içerisinde patlıcanlar da közlenmiş olmalı. onları çıkarıp ortadan yarıp bi kaşık yardımıyla içlerini oyuyorum. çıkan içleri tahtada biraz hırpalayıp beşamel sosun içine karıştırıyorum. bi fokurdama daha gerekiyor burada. ve beğendi hazır.
bu arada eti uzun uzun kavurmak daha iyi olabilmekle birlikte benim sıkılıp etler pişmeden ocaktan indirmemem için kullandığım düdüklü tencereyi alıyorum. içine yine yağ ve kübik doğranmış soğanlar ufalanmış sarımsaklar koyup kavuruyorum, o sırada kabukları soyulup didiklenmiş domatesler, biraz (kaşığın ucuyla) biber salçası ve domates salçasını içine boca ediyorum etleri de atıyorum şööle bi çevirip bir bardak da su ekleyip tak kapatıyorum düdüklüyü (tuzu ve karabiberi unutmamaya çalışıyorum) benimkinin tepesi çıkınca (bu diğer düdüklülerde fıslamaya denk geliyor sanırım) 20 dakika pişirip kapatıyorum. beğendiyi altına eti üstüne servis ediyorum. şahane oluyor ayıptır söylemesi.